13 Mayıs 2010 Perşembe

biliyor musun bilog,
akşamüstleri beş saat sürse hiç oha nooluyoruz?! demem bence,yaşarım güzelgüzel pek serzenişsiz,pek telaşsız,pek endişesiz,pek sakin; ve hatta kendi tezimi başaşağı edip,aynı anda huzurlu ve mutlu olabilmeyi başararak.










love is the answer

3 Mayıs 2010 Pazartesi

DJO




kimsenin gönlünü hoş tutmak zorunda olmadığımı biliyorum. bu bilgi dahilinde zaman zaman on dünya umursamaz olabiliyorum hatta. ama küstahlık insanlıktan daha soyut bir yerde. sanırım dünyanın mizacında olan birşey. bu yüzden bu kadar içkin tüm bünyelerde. tepe bir tane. ama herkes aynı anda o tepede. buluttan, zaten içinde bulundukları karmaşayı izlemenin ne kadar eğlenceli olduğunu söylemiştim. bu yüzden kendimi tekrarlamıyorum. sanırım gecenin bir yarısı uyumamak için diskodisko şeyler dinlediğimden kelli anormal düzeylerde bi 'deconstruction' yaşıyorum, hepsi bu. öte yandan tam olarak şu anda yazmak zorunda olduğum bir proposal var ki, burada bahsi geçsin de bencil internet kollarım kirlensin istemiyorum.

ama kafam bi milyon bu günlerde. anlatıcam, korkma. ama şimdi değil. zira bu keyifsizlikle ve yapılacak on dünya işin yarattığı baskıcı rejim ile omlet nasıl yapılır diye anlat desen anlatamam. o haldeyim bilog. neler oluyor anlamıyorum. ama mevsimsel şeyler heralde. evet alerjim tavanlara sıçrıyor, içtiğim ilaçlar beni sersemletiyor, 24 saat başım döner halde geziyorum. uyurken bile başım dönüyor. ruyalarımın aldığı formu anlatmama gerek yok. hatta şu anda hiç birşey anlatamayacağım. ama sanırım esrarı özlüyorum. esrarına asla vakıf olamayacağımı bile bile kovalamayı özlüyorum. sanki başkası gibi değil. hatta insan bile değil. hatta hiç bir ekolojik sisteme dahil değil. peki tamam.bu dünyadan bile değil. ama ezgisel birşey heralde. ezgi bana hayat gibi. tesadüflere inanmayı bu yüzden bu kadar istiyorum zaman zaman. hatta resmen buna ihtiyacım varmış gibi geliyor. ama elimde değil, oturtamıyorum. havada asılı bırakmaya zaten kıyamıyorum. yine de anlatacak öyküler bıraktığı için minnettarım. bir de neden ne zaman gönlüm bunalsa tesadüflere inanma ihtiyacı hissediyorum, bilemiyorum. ama inanıyor olsaydım bile kıyamazdım birden bire, nefes alır gibi, dün tanıştığım birine naber der gibi normalize etmeye sanırım.. diyorum ya, tesadüfe inanmazsan eğer, yaratıcılığının önündeki perde kalkar. ayna gibi olursun. fuşya lacivert toz bulutlarının üstüme tutunmasına izin veriyorum. çırpmaya tabiki de kıyamıyorum. ama eğer kutsal diye atfettiğim ne var ne yok, eli bir kez bana değmişse eğer, o el, bu lacivert fuşya toz zerreciklerini seçmiştir bana dokunmak için. bundan eminim.
uf ne çok zaman oldu.


öte yandan maviyi özlemedimse eğer iki saat içinde bitirmem gereken bir proposal var. tanık olup,içselleştirmem gereken ne kadar çok şey var. bir kere dünya üstünde yaşadığım şu zaman içinde nefret ettiğim ilk şeyin nefret olduğunu farkettim. yine de nefretin kendisine karşı olsa bile,nefreti hissetmek ağırmış.nefret keskin birşeymiş.
diyorum ya, pek bir dolu kafamın içi bu aralar. kimse dokunsun istemiyorum. bilmeyen dokununca deliriyorum, ama bunu bastırıyorum. bilmişlik taslanınca bu kez dalga geçmeye başlıyorum. bu da bana kendimi kötü hissettiriyor. sonra dolaylı olarak da olsa kendimi kötü hissettirdiği için kızıyorum hissettirene. bu da değersizleştiriyor. sonra yine kızıyorum. sonra farkediyorum ki çok da umrumda olmayan sanal bi döngü yaratmışım, canım kızmak istemiş sadece falan filan.
demem o ki bilog, kendini kullanılmış gibi hissetme, proposalımı yazıcam şimdi. yemin. ama sence de insanlar bazen böbürlenirken komikleşiyorlar demi? kabul et..








time to pretend (söylemiştim :)

14 Nisan 2010 Çarşamba

3-2


giray?
şükürler olsun.ben seni öldü sanıyordum.

evet abi bozuldum zaten. nerden çıkarıyorsunuz böyle şeyleri?

öyle dediler.giray çok sevindim.deli sevindim.kanatsız meleğim.kanatlarını görmek isteyeceksin diye çok korktum.

biliyorum sevindiğini. ben de o yüzden erenle yukarı çıktım.

giray sanırım bu menekşe yeniden çiçek açıyor.peki ben ne zaman göreceğim seni?o kadar özledim ki..
giray?alo?giray?


kuş olmanı hiç istememiştim.isteyeceksin diye endişeliydim. sen kuş olmayı seçtin.
oyuk,kırık,renksiz,boşluk..
hepsinin adı sen oldun menekşelerin,güvenin,sevginin,huzurun,umudun,hayatın adıyken.
biliyorum geçecek.hayatın devam etme hususundaki inatçı gayretine hep hayret ettim zaten.
ama hep seni bugün özlediğim gibi özleyeceğim.
çok kötü düştüm giray.


'benimle sigara mı içmek istiyorsun?'

6 Nisan 2010 Salı

dayanamaz yersin



"ben öleceğim ve facebook profilim baki kalacak ardımda. daha ne olsun!" dedi.
zınk diye titredim resmen. uzun süredir kimsenin kafasına düşürme gereği duymadığım florasan lamba tam kafasının üstünde tuz buz oldu. ben de ölecektim, ve facebook profilimdi benden sonraya baki kalacaklardan olan. bunun bana yeterli olabileceğini iddia ediyordu. aman allahım! arendt bizimle birlikteydi ve duyduğunda bu düzlükte sınır tanınmayan kritiği, sanırım aşkından dağlara kaçırdığı heidegger'i unutacak kadar o da zınkladı. bağlandığı herşeyi hiç sorgulamadan içselleştirmişti belli ki. görme yetisini hatırlamasını salık vermeye dair en ufak bir hevesim kalmamıştı. pencereden matematik binasına çevirdim ben de başımı. güzel de bir müzik açtım. başımı çevirmek yetmeyecekti, ben de pencereden dışarı kaçtım. ne tuhaf! gerçekten doğruyu söylediği için mi kızmıştım bu kadar, yoksa gerçekten saçmalıyor muydu, bilemiyorum. ama sanırım, zincir kırmanın verdiği hazzın su götürmez gerçekliğini hedef alan bu baltaydı tüm hevesimi kaçırıp açık pencerenin baştan çıkarıcılığına beni kaptıran. hatta bundan emindim. sonra zaman geçti. yarım saat gibi gelen birkaç gün de geçti. mesut hoca konuşurken imber'in çıkarımları hakkında, elime konan tefecik ve son zamanlarda gördüğüm en sevimli böcekle oynarken düşündüğüm şey buydu. baştan içime kasti olarak nefret tohumları eken canlı cansız her türlü varlığı sonraları bir şekilde sevimlileştirdiğim gerçekliğine istinaden ufak bir telaş duydum bünyemde, küçük kahverengi böcekle oynarken. öte yandan bizi gavurlar yönetmişti ve patriarkik bi sosyetenin antenli canlılarıydık koca bir halk olarak. ilk zamanlarda türkiktik, ortalarda gavurlaşıp, sonraları da kürtleşmiştik. anadolu ve rumeli ikiye bölünmüştü ve her ikisi de yoluna devam etmeye karar vermişti. bence herkes yeşildi. kiminin açık, kiminin koyu yeşil olması buyrulsa da büyük abiler tarafından, herkes yeşildi. ve ben hüdavendigar ismine duyduğum kımıldak sempatiden artık sorumlu olmamaya karar vermek üzereydim. hatta adımın hüdavendigar olması gerektiği zamanlarda, adım hüdavendigar olabilirdi; bence sakıncası yoktu. ama sakıncalı şeyler de yok değildi. sitti hatun- fatih evliliğinden faşizm doğurtabilirdik. çünkü bir kısmımız açık yeşildi, bir kısmımız koyu yeşil. bunu aşabilecek tek şey vardı adına aşk denilen. sahip çıkan 6 erkek çocuk doğurabiliyordu hürrem misali. benim için çok mümkün değil bu. zira küçücük bedenimden 6 erkek çocuk çıkarmaya kalkarsam, 3 katlı apartmanlara benzeyecek olan bedenimin kemik erimesinden kolayca topraklaşacağı kaçınılmaz.
peki nasıl birşeydi sahipleneceğim, teslimiyeti kabul edeceğim, son nefese kadar biat edeceğim, görünmezlik pelerini geçirdiğim tüm zincirlerimi görünür eyleme pahasına bir olmayı kabul edeceğim? kılıç kuvvetiyle hukuki meşruiyeti kazanma pahasına kabul edebilir miydim? o zaman ne farkım kalacaktı değiştirmeye çalışanlardan? değişim değildi sanırım beklediğim zaten. dönüşümdü. kutsallık adına dönüşebilmek ve dönüştürebilmek, kutsalın bizzat kendisi olabilmekti. kılıç kuşanma askeri erdemin göstergesi olan bir seramoniydi. önce eyüp türbesi ziyaret edilmişti, sonra kılıç kuşanılmıştı. kılıç din yolundaydı her yolda. din yoluna deyp, dindaşlarına da sallanması elzem görülünce, yine kitabına uydurma sanatı el sallar olmuştu. bu kez aşk da yoktu üstelik. o zaman ben de yoktum. aşk bedenden soyuttu. oysa 'meşru iftira' toprak parçasının ta kendisiydi. seceremi çıkarıp, değil hz.nuh'a, daphne hazretlerine kadar dayandırmak istedim. kök salmaktan, bağlanmaktan bu kadar kendini sakınan ben, bi an özümü başka bir türdaşımda, ya da genel olarak varlıkta görüp, tereddütsüz kök salmaya razı olduğumu düşledim. ve hatta acı da olsa, avuçlarımda taşıdığım köklerimi kendi irademle toprağa teslim etmeyi..
16. yy'ın ortalarına dair statik bir analiz verilmeye devam ediyordu. iber'e şükran duymalıydık. hatta bu şükran duygumuzun yarattığı denizde boğulabilirdik. patrimonialism o zaman da keyfi değildi, kurallara bağlıydı. kural derken?? patrimonialism şimdi simulasyondan ibaretti. ve ben ısrarla birey bile olamadığımız dünyada aşkı kalıcı kılmanın mümkün oldugunu iddia ediyordum. yanlışlanmam için ne çok şey vardı. modern demokrasi bile tektipleştirmeye dayanıyordu. bu durumda, bu iddiamla, elinden çıkarmadığı kara sargı bezine rağmen odasının kapısını sürgülemeyi bilerek unutan amaranta'dan pek farkım kalmıyordu, böyle yansıyordu. ikisinin neden farklı olduğunu kimseye söylemeyecektim; görebilen zaten beklenendi.
ben neden bahsediyorum?akıncılar dahi bağımlıydı. göçebelikten geçemediklernden akıncılaşanlar dahi 5 köle getirmedikleri zaman 25 akçe cezaya çarptırılıyordu. amaç belleyip, kolumu dahi kıpırdatma zahmetine girmemişken, ben, katmerli-katmanlı cezamı düşünürken dahi ürperiyordum. zımmi bile devşirilebiliyordu. bense duvarıma sahip çıkarak engellere dahi engel oluyordum. biliyorum, tüm metaforlardan bağımsız olmak gerek kendi metaforunu oluşturabilmek için. bağlılıktan neşet eden bireysellik, bu kaygıyı unutma suretiyle tamamen yok etmişti. daha da bencilleşip üstümdeki örtüyü kaldırabilir, neredeyse bütünsel eylendiğim duvarımı kendi elimle yıkabilirdim. kaygı değil bence bu. özsel bir metafor oluştururken of bile çekmemiş olmanın bünyeme kattıklarını umursamıyor oluşumu seviyorum. ne var ki özsel metaforumu zaten önemsemiyorum. sadece nefes alarak bile değişmeye mahkum çünkü..
yukarıdan, iktidarın yanından bakıp, adalete, demokrasiye, insan haklarında, meşruiyete, kutsiyete dair söz söyleyen tebanın 'biz kimiz?' diye sorması kadar saçmalaşabilme potansiyelini taşıyor çünkü..toplumsal düzenimi toplumdan muaf tutuyorum, ne yaptığımı bilmeden; ve hatta idealize edilmiş formlardan da bihabermişci taklidi yaparak. zaten otorite de otorite olmayanla enkorpe ederek otoritesini kurabiliyordu. klasik döneme kucak açmasına rağmen zorunlu bir postmodern olarak ben, kendimi bu cümleye oturtma gayretini (ya da gafletini) görmezden geliyorum. zaten ben de dahil, bütün hanımlarımın çoklukla derdi olmadığına eminim. zira bizlik fikri dolduruldu, donduruldu, bölündü ve parçalandı. muhtemel referanslarıyla muhtemel resimlerinde nasıl bir özdeşleşme çıkıyor, bir fikrimiz yok. nasılsa aynı otorite kisray olması gereken yerde kisray gibi, sezar olması gerektiği yerde sezar gibi, kayzer olması gereken yerde kayzer gibi, kanuni olması gereken yerde kanuni gibi davranabilme "illusionic" yet(k)isine sahip.

sonra nooldu peki? işte ben zaten zar zor, tepine tepine kavuştuğum uykumdan uyandım. bir sürü ses vardı, ama aklımda tek bir ses kalmıştı. gördüğüm en esrarengiz ruyanın aynını görmüş olmanın şaşkınlığını hissedebiliyordum. ancak bu kez yalnız değilim. artık bir de sesi vardı ruyamın.
tembellik hakkımı kullanıyorum, evet!




monochrome

30 Aralık 2009 Çarşamba

was that a good life?

bir adet the 'dude' (jeff lebowski olan) umarsızlığıyla yazıcam bunun hakkında bir şeyler. sahiden ertuğrul özkök'ün hayatını 'was that a good life' sorusu üstünden sorunsallaştıracağım. yazdım bunu buraya. şu birikerek çoğalan, çoğalarak devam eden anoteyşınlarımı bitireyim, yazacağım. yemin.
(bu arada sadece şu kadarını belirteyim, uzun zamandır gördüğüm en şahane ironik mesajdı bu başlık. tebrik tebrik)













siren



23 Aralık 2009 Çarşamba

samson





düşündüm de sanki öyle değildi demek istediklerim. ortaklıklar üstünden yoluma pörtlemiş benim öcü diye atfettiğim, yaftalamayı hırsızlığa dek yürüttüğüm, sonra anlamadığım-adlandıramadığım bir sürü ortaklık üstünden gideğenlerimden biriyle eşleştirdiğim.. düşündüm de evet, öyle değildi demek istediklerim. bu başka birşey. söylemek istediğim şey değil, söylemek zorunda kaldığım şey.belki de başka bir şey anlatmalı sana.
ne de güzel tıngır mıngır gidiyordu hayat kendi halinde bugüne kadar. ve nereden bilebilirdim bir taksi şoförünün hiç düşünmeden hayatım hakkında söylediği ve bazı gerçeklikler taşıyan sözlerin, (buna rağmen) hiç umrumda olmayacağını. taksi şoförü amca okuyanları seviyordu. o kadar seviyordu ki, üç çocuğunu da okutmuştu. o kadar çok seviyordu okuyanları. şimdi artık torun seviyordu. hayatının amacı da tam olarak buydu.benim de öyle olmalıydı. belirtti. ben de torunlarımı sevmeyi dahil etmeliydim hayal alemime. belirtti. bunun üstünden planlar kurmalıydım; tüm dikkatimi torunlarımı nasıl daha iyi seveceğim üstüne toplamalıydım. belirtti. ben de acil eylem planı planlamayı planladım. henüz hazırlamadım, ama hazırlayacağım bu planı. böylece en azından uzun dönemdeki hayata dair olan planım çok dünyevi, çok insani, çok ortaki olabilecek. kısa döneme dair herhangi birşey kurgulamadım henüz. her an her şeyi yapmak isteyebilirim. bu yüzdendir ki özene bezene önüme çıkan herşeye el atıyorum. öte yandan her an her şeyi yapmaktan vazgeçebilirim. bu yüzden önüme çıkan herşeye şapşalca ve şuursuzca bir iç rahatlığıyla yol veriyorum. boşverelim bence de, evet! zira ben gerçekliğin hiç bi zaman, herkes için çok cicili bicili olduğunu görmedim. bir grup sıkılmaya mahkum, bir grup sıkılacak vakti dahi olmadığına dair serzenişte bulunmaya. böyle bir şey,evet! cennet belki; ama dünya herkesi aynı anda mutlu edemeyecek kadar umursamaz, umursasa da çaresiz. dahası, herkes aynı anda mutlu olamayacak kadar bencil ve mükemmel. yaratılan her düzlem ve oynanan her oyun şahsına munhasır bir dengesizlikle dengede. tuhaf bir şey dünyalı olmak, dünyaya ait olmak. kişiselliğe indirgemeyeceğim 'sen tut; on dünya spermin arasından birinci ol da..' diye başlayan cümleler kurup. çünkü biliyorum, tam olarak şu anda hayalini kurduğum şey, tam olarak şu anda hayalini kurduğum şekilde hayatıma bahşolunsa bile yeni hayaller kurabilme potansiyelini taşıyorum. öte yandan on yüz bin milyon yıl yaşadığım varsayımından yola çıkarak, ve her yılı ayrı ayrı hesaba katarak, isteyebileceğim her şeyi kurgulayarak, muhteşem bir hayal yaratabilme boyutum da var. buna rağmen önünden berisinden gerisinden ekleme yapabilirim, türüm insan çünkü. öte yandan tek isteğimi yaşadığım her andan keyif almaya kadar indirgeyebilirim. belki de bu yüzden şahit olduğum abukluklardan oluşuyor hayal zincirim, kimbilir. küçükken kovboy olmayı isterdim misal. bir ara astronot olmayı istedim, ama bunu her üç çocuktan ikisi istemiştir zaten. neden padişah kızı değil de ulema olmayı düşlediğime dair bir fikrim yok. bir de neden sınıf olmayı istedim acaba o kadar ünvan varken. adı sevimli,değişik, ulvi,havalı birşey gibi gelmişti herhalde. her gün ayrı bir şey olmak istedim.bunlar on saniye içinde aklıma gelenler. şimdi her an ayrı bir şey olmak istiyorum. işin tuhaf tarafı hepsini aynı anda olmak istiyorum. ama sürekli aynı anda on yüz bin milyon şey olmak istiyorum. ancak o zaman hiçliğe ulaşabilirmişim gibi geliyor nedense. kaldı ki bunu başarabileceğime dair olan inancım da sonsuz.
öte yandan kendimi katil gibi hissediyorum. öyle hissetmemem gerekiyor, biliyorum. ama her kuaföre gidip saçlarıma dair 'kes!' komutunu verdiğimde bunu hissediyorum, kendimi alamıyorum böyle hissetmekten. acayip hüzünlü oluyorum. sürekli 'ama bunu onların sağlığı için yaptım, ama ama gerekliydi ama. ama ben ne yaptımsa onlar için yaptım. ' diye telkinlerde bulunuyorum. aslında katil gibi değil de, cinayete azmettirici biri gibi hissediyorum. sanki yarım saatliğine bir kiralık katil tutuyorum, sonra aynadan cinayet sahnesini bizzat izliyorum. işim biter bitmez de olay mahalini koşar adımlarla terkediyorum.delilleri kiralık katilin kendisine bırakıyorum. belki de bu yüzden bir elin beş parmağını geçmiyor hayatım boyunca saç kestirme amacıyla herhangi bir kuaförün kapısından içeri giriş sayım. bir de farkettim ki, saçlarımı kesen her kuaförcüye, istemdışı öfkeleniyorum. bu yüzden her seferinde başka kuaförcüye gidiyorum. hazırlık hocam durup dururken 'sen aslan burcu musun?' diye sormuştu bir kere. çok ısrar etmeme rağmen de sebebini söylememişti. ders arasında öğrenmiştim. kendisi aslan burcuymuş, aslan burçları saçlarını çok severmiş. ve benim de saçlarıma olan aşkımı hissetmiş. belirtti. bu yüzden sormuş. aslan burcu değildim, ve saçlarıma olan sonsuz aşkımın bu kadar belli olduğunun da farkında değildim.aslan burcu olsam bile, bu aşkın burcumla bir alakası olmadığına inanacağıma emin gibiydim. hatta şu anda eminim. bu yüzden çok ama çok şaşırmıştım bunu duyunca.
ama öte yandan bu kez kuaförden çıkınca çok değişik ve öncekilerden çok farklı hissettim kendimi. zaten kesinlikle kısa kesim yaptırmak bana göre değil. benim için omuz hizası bile kısa saç. sadece artık saçlarım kıçımda değil de,koltuk altımın biraz daha aşağısında. ama yine de öfkelenmem gerekiyordu az önce tanık olduğum cinayetten ötürü; ve hatta bu katliamın azmettiricisi olmamdan ötürü. değildim. zor bir sene geçirdim. yani bundan sekiz ay öncesinde biten son bir sene, yani yaklaşık yirmi ay önce başlayıp sekiz ay önce biten bir senelik sürece 'yaşadık bitti işte.' vari yorumlar getirecek olursam, içimdeki ruhlardan birisi çıkıp 'hadilen!' derse buna karşı çıkamam. 'şşguluk!' diye kalır, yutkunurum. bu da ölçümü için bir ipucu olsun işte. sanki saçlarım kesilince o yaşanmışlıkların hepsi de kesildi gitti. sanki yine kendime dair özlediğim ne varsa aniden döndüler evlerine. bunu tam olarak kuaförcünün 'ne tarafa ayırıyorsun peki saçlarını?' sorusuna verilecek cevabı düşünürken farkettim. aslında o zaman 'acaba???' diye düşünüyordum hala. ama dönüp de 'aslında bilmem, hiç bi tarafa ayırmıyorum galiba. ama ortadan da ayırmıyorum. galiba bu tarafa. ama bu tarafa da olabilir. e bu tarafa ayırıyım madem' şeklinde cevap verince anladım ki ben döndüm. sanki kuş gibi hafifledim. sanki uzun bir uykudaydım da uyanıverdim. aslında bu hissiyatımın bu yanıtın beni ne kadar yansıttığı, çok mu az mı yansıttığıyla herhangi bir ilgisi yok. sadece zamanlar çakıştı diyelim, unuttuğum bir şeyi tam olarak o anda hatırladım gibi birşey.
bunun dışında şuursuzluğum hocalarımın şuursuzluğuyla birleşince çok acayip şeyler yaşıyoruz, bunu farkettim. 'aynen sunum yapar gibi peypır' yazmam beklenebiliyor benden misal. belirtildi. 'guudafternuun' diye başlayıp 'this is the end of my presentation.thanks for your attention' diye biten peypırlar yazabiliyorum. hatta 'is there any question?' da yazsam mı yazmasam mı diye düşündüm bi an. evet!
bir yandan da hala birşeyleri ilk kez, ya da uzun zaman sonra ilk kez deneyimliyor, ya da hatırlıyor olmak mutluluk verici. bu duygu 'korku' olsa bile mutluluk verici. evet, o ruyadaki sarışın insanın ben olduğumu anlamam zaman aldı biraz. peki kabul,iki gün sonra anladım kendimi ruyamda gördüğümü. ama bu kahverengi saç başla da sarı halimi hemen tanımamı beklemiyorum zaten kendimden. güne dair tüm kutsiyetleri ithaf ettiğim zamanda ruya alemim beni gerçekliğin içine çekti. öyle bir çekti ki, şaşırıp kaldım. asla uyanamıycam sandım. sanki ruya gibi değildi, sanki önümdeki hayattan bir kesitti. dahası ruya olmadığını bildiğim için de sonuna dek gitmek istedim. biraz daha görmek istedim. ve benim yanımdaydı. anladım ki anlamlandıramadığımız, ve dolayısıyla tanımlayamadığımız, ve dolayısıyla herhangi bir içerikte yer bulduramadığımız ne var ne yoksa, bize ait olan harmoninin içine bırakacağız özgürce dans edebilmeleri için. ama çok acı olacak. sanırım tam olarak da bu korkuttu beni. kabus olmayan, hatta ruya bile olmayan bir ruyadan ilk kez korktum. dahası uzun zaman sonra ilk kez korktum. sanırım yine bir yerlerde bir yanlışlık, bir yanılmışlık var. yine ilk aklıma gelen şeyleri vücudumdan azad ettim. yine bana gelen şey, bana geldiği gibi gitmedi de kafasına göre takılıp gitti. geçen bana bu yaşta kendimi tıfıl gibi hissettiren derste bir arkadaşa şuursuzluğumdan dert yandım. aslında bunu yapmak istememiştim. ama öyle bir yere gittik ki, şuursuzluğumdan şikayetçi olduğumu beyan etmek zorunda kaldım. aslında değildim. neden böyle bir serzenişte bulunduğumu da bilemiyorum dolayısıyla. sonra bu arkadaş (03 ya da 04 mezunuydu yanlış hatırlamıyorsam) 'boşver ya, yanlış anlamak en güzel anlama şekli bence!' gibi birşey söyledi. sonra 'benceDe 'diyecek oldum, daha iki dakika önce nasıl da şuursuzluğumdan dertlendiğimi belirtmek zorunda kaldığım aklıma geldi. demedim ben de. ama farkettim ki evet, yanlış anlamak güzel bir anlama biçimiydi. fakat yanlış anlaşılmak?? bunu bilemiyorum işte. bunu da tam olarak şu anda farkettim ki bunu şimdiye dek umursamadım ki hiç. peki neden şimdi umursuyorum? neden şu anda 'yanlış anlaşılmış olma' ihtimalim beni tedirgin ediyor? bilemiyorum. ya da yine, ve bu sefer de umursamayacağım ihtimalini düşünmek rahatsızlık veriyor. ama ilklerinadamıilkadambeniilkkezyanlışanlaşılmaihtimalimedairtedirginediyor. tuhaf şey doğrusu.

daha fazla seni sömürmemem gerektiğini düşünüyorum bilog.zaten çok karar verdim, yazdığım ve sevdiğim birşeyi sana yazmıycam bi daha. eh işte diyorsam, bu yayınlanmaya değer bir yazıdır. bunu farkettim ama nasıl olduğunu sonra anlatıcam sana. ama şu kadarını bil ki, buraya yazdığım herhangi birşeyi okuyunca gülümsüyorsam, bu yazı senin üstünde durmayacak demektir. evet.bir yandan da pazar gibi bir günde nasıl iki sunumumun çakıştığına şaşırıyorum, kabul.ama pazar gibi bir günde iki sunum ve aynı saatte..nası ya?
gerçekten öyle demek istememek ben.valla..
belirttim





the man who sold the world

24 Kasım 2009 Salı

babam benim için bir kez daha salıncak kursun bir ağaçtan bir ağaca.
vallahi bir şey daha istemem