9 Kasım 2009 Pazartesi

csm


adını avcumda taşıdığım çocuk..
kimsin sen?











there is a light that never goes out
(gün itibariyle sanırım 4 hafta oldu izleyeli. güzel filmdi gerçekten)

8 Kasım 2009 Pazar

haydarlar






hava çok güzel. kahvaltımı benzer oranda, ne güzel güzellleştirdi. annem gerçekten pizza yapmayı biliyor.
ve sanırım aynı oranda kanabiliyor. emektar botlarım ne güzel anlar yaşattı bana. eş oranda yanlarına pililer bıraktı.
bot almaya gidiyoruz. ayrımsız oranda gezmek de istiyoruz (sanırım).
peki peki..
havayı sömürmeye gidiyoruz; uygun bir bahaneyle..


bir de annem sardunyalarını kapalı balkona taşıdı. yavruağzısı eksikmiş. ailemizin huzuru için bir şekilde yavruağzı sardunya bulmalıyım (:
(bu fotoğraftaki sardunyaların anneminkilerle bir alakası yok. onlar cezayir caddesinin son sardunyaları -08-; anneminkiler balkonumuzun son sardunyaları -09-)


[cadde derken??? (:]





(röpo dedim, gerdim kendimi. uzun ara veriyorum otoröportajıma..)










mykonos

7 Kasım 2009 Cumartesi

arot

yazıcamyazıcam, burda kalmadık korkma. ama önce 13. kez inkılapçıları inkılap tarihini nasıl da hüüüpppplediğime ikna etmeliyim. ilkokul 1. sınıfta henüz hüüüpppletmem beklenmemiş olabilir, hak yemek istemem şimdi akşam akşam. ama 2. sınıftan beridir böyle bir beklenti içerisinde meb+yök benden; inan nedenini anlayabilmiş değilim. nasıl da iyi anladığımı anlamama konusundaki ısrarı ve direnci, hatta inatçı ısrarlı direnci konusunda maşşallah çekmekten başka elimden bişey gelmiyor. üzgünüm bilogcuk, çok sıkıldım. parmaklarıma çizdiğim dudaklarla oyun oynayıp şapşal şapşal gülüyorum kırk saat sonra da. bak, onların gerçekten 17. seneleri benimle. hatta okul kalemlerimle vücudum üstünde ürettiğim ilk oyun sanırım, ama hala onlardan sıkılmadım.
sapmayım amacımdan
yazıcamyazıcam, burda kalmadık korkma..
valla bak!



the space between us

30 Eylül 2009 Çarşamba

modası geçenler reyonu


yapılacak o kadar işin bu kadar hiç de öyle değil! kıvamında gözüme görünmesine ben de anlam veremiyorum. haklısın bu yüzden. kulaklıklarımı takınca tüm sıkıcı sesler dışarıda kalıyor. nefret ediyorum bu kaçıştan ama duymadığım zaman dışa dair herhangi bir sese yönelmiyorum. dolayısıyla duymadıklarımı eylenmemiş eyliyorum. hayır hayır.. tanrıcılık oynamıyorum. sadece yaşam oyunuma dahil ettiklerimi ben, kendim seçiyorum. evet, doğru tahmin. okul açıldı.
"sir, i am a senior student. and, yeah.. i am the student on this dept. we might be standing on the uppest floor, but the room which you re looking for is placed on upper floor. and one more yeah! all the statements that i mentioned are true!"
ve evet, çemkiriyorum. haklısın ki ben de bu çirkef karı kıvamındaki halimi beğenmiyorum. o yüzden şaşkın ben e doğru yumuşak bir geçiş yapıyorum.
bu yaz her ne olduysa vücut sınırlarım içine konuşlanmış virüslerimi bekledim durdum. tuhaf bir familyam var. otuz yaşında kabakulak çıkaran kardeşlerim, onları tedavi etme amaçlı (iyi niyetle tabi) keten tohumu lapası tarzı kocakarı ilaçlarına başvurup; zaten halihazırda kabakulak olmuş hastasını uyuşukluktan acı çektiren kardeşleri var (tabiiki bu da ben oluyorum). ama işe yaradı :)
her neyse, işte ben böyle takribi onsekiz gün boyunca bünyemi otel niyetine fuhuş yuvasına çeviren kabakulak virüslerini ağırladım durdum. kuluçkadaydı, ha doğurdu, ha doğuracak derken doğuramadı gitti.
sanmıştım, meğersem gitmemiş. kabakulak boyut değiştirmiş. beta zaten ufaklıktan beri beni çok sever. beta oldu dikildi karşıma. ama gitti şimdi. diyeceksin ki bunların şaşkınlıkla ne alakası var. anlatayım.
ales.. ahh ales..
ales..
ales..
ales..
ales???
CRASH

ben hastalıkları gönderdim, ales başvuru süresi süresini doldurdu gitti. tamam, kabul. en azından bi kerecik açıp bakabilirdim ne zaman bu sınava başvuruluyormuş diye. ama yine de ales..
ales???
CRASH..





(editorya: tamam, kabul. kendini terk edilmiş hissetme diye birazcık bişeyler, böyle zorlamalar.. ama her zaman herkesin beklediği şeyler gerçekleşmiyor ki. bunu bil istedim. en azından birimizin ayakları yere basmalı. birimiz gerçek dünyada yaşamalı.
sence sıkıldı bitti ve gitti mi dersin??)





postcards from italy



6 Eylül 2009 Pazar

insanın elleri küçülür mü

çamur tarafım ve bana bahşedilen hilafet.
tuhaf şey ki vücud sınırlarım içinde yere çökmeye ve arşa değmeye meyilli iki kutup barındırıyorum. ikisine de muhtacım. dengeyi tutturamadığım vakit ya ortaçağ zahitlerinden oluyorum, ya modern zaman dünyasından. ikisine de ait olmak istemiyorum. ikisini de tamamen ardıllarımdan eylemek istemiyorum. beni kıran noktadır ki, arafta dikilmek de istemiyorum. insan olmak kolay değilmiş. yaşadıkça bunu farkediyorum. ezelden acazetten muhaf tutulan ben bunu ancak şimdi farkediyorum. insan olmak kolay değil.. sadece tuhaf.
biliyorum, oyun üretmeliyim. en sevdiği renk mor olan kadının en iyi becerdiği iş bu sanırım. hala tanıyamıyorum onu. bu tanıyamamazlıkla kabulleniyorum. üreteceğim oyunlar da tükenirse ne yaparım bilemiyorum. oyun üretmece oynarım heralde o zaman. kendimi közlenmiş kırmızı biber gibi hissetmemin iki temel nedeninden birisi de buydu. annem közlediği biberlerden ufak ve siyah bir tepecik oluşturunca düşündüm. ne yapacağız bu kara tepecikle? suya dokunur dokunmaz tüm karanlıkları gitti. yerine parlak kırmız renkte, mis kokulu, dünyanın lezzetlerinden birisi geliverdi. ama yine de hala ne yapılabilir ki bunlardan diye düşünüyordum.
sonra farkettim ki közler dünyasından başka bir varlıkla karşılaşırsa közlenmiş kırmızı biber kendini ifade etme yetisini kazanacak. varlığına varlık katacak. benliğinin en üst noktasına ulaşıp, onu arkada bırakarak oluşturduğu harmoniyle üstünlük mertebesine erişecek. yok, belki de o kadar olmayacak. ama yine de büyük hedef koymuş közlenmiş kırmızı biber kendisine. göstermek istediği şey belli. kendisini tanıyıp, hakikat arayışından vazgeçmemek; güç aramaya yeltenmemek. kolay denklem gibi görünüyor. zahir
den tutup, batın a yol gösterecek. ne bibermiş! ama itiraf edeyim, görevini başarıyla yerine getirdi. iftar sofrasına kurulduğundan mıdır, yoksa dengesini gerçekten tutturduğundan mıdır bilinmez. ama gerçekten afiyetle yenildi.
közlenmiş kırmızı biber gibi hissetmemin başka bir nedeni daha var. anladım ki beklersem gelir. anladım ki beni bırakma dersem bırakmaz. yüzüme iri iri gülücükler oturur. insan olmak gerçekten tuhaf. görüntüye yol verip, 'aynı an' la tek gamzeyi ortaya çıkarabiliyor isterse insan olmak. bu tek gamzenin de hikayesi var tabi; ki bir türlü gelmeyen o başka zamanlardan birinin içine saklanmış durumda.
sonra yine o soğuk terle uyandım. yapacak birşey kalmadı pek. dolayısıyla yorulmuyorum. bu da ruyalarımın barındırdığı renklere kısıtlama getiriyor. ama bu seferki renkliydi. lacivert fuşya toz bulutunu ağırladım yine. 8 sene önce benimle doğan ve bu gidişle benimle öleceğine inandığım mor sırt çantamın içine nasıl sığdığına dair hiç bir fikrim yok. gerçeklik sınırları içinde bu mümkün değil zira. ama ne yalan söyleyim, sırtımda lacivert fuşya toz bulutumu taşımak çok keyifliydi. üstelik ağır bile değildi. ne o beni incitti, ne ben onu. ben toz bulutumla kendimi tanıdım, toz bulutum benimle kendini tanıdı. m&m demişti bikere. benim için, kendi için ya da ikimiz için..
"Ben kaşlarını çattıramıyorum.. Çatamıyorum da.. Olsa olsa Kaşıyorum.. O da çatık durmuyor"







a call to apathy

20 Ağustos 2009 Perşembe

camdançıkancanolsun










the canals of our city

3 Ağustos 2009 Pazartesi

böööörtlen



her bitki doğa içindeki kendi doğasında evlenirmiş. bi tek böğürtlen bekar kalırmış. bunu bizzat kendisi tercih etmiş. ne dünya düzlemi içinde yalnız kalmayı gözü yemiş, ne de her güzel canlıdan bir yanak almaktan vazgeçmeyi. kimilerine göre küstahça sayılsa da, büyük bir cüretle bunu dile getirebilmiş de. yaftalandığı etiketleri ben tahayyül edemiyorum. ama her "ben çok ... yımdır." veya "....karşısında hep böyle davranırım." veya türevlerinde cümleler kuramayışımda böğürtleni daha iyi anlıyorum. etiketlerinden ziyade, sanırım böğürtlen de şekil almaktan sakınıyor veya kendini koruyor. hatta itiraf edemese de korkuyor. belki de üstünde buluştuğumuz ve hatta birbirimize dokunduğumuz nokta ebedi jellik olduğundan tutkuyla bağlıyım böğürtlene, rengine, üstüne zuhur ettiği herşeye. dikeninin sızısı bile tatlı tatlı çiğneyebiliyormuş beni. bunu farkettim. zaman zaman yorulduğunu hissettim.sonra halimin ne olacağını ellerimle konuştum. şekil alamamaktan şikayetçi olmak şımarıklık olacak. çünkü biliyorum, eğer ki ayaklarım yere değerse, o gün ben çoktan çizilmiş bir yoldan farkındalıktan yoksun yürüyor olacağım. oynayacak oyunları tükenmiş, -zaruretten ziyade- 'bir de bunu deneyelim' kararıyla (tamamen ve sanırım sadece bana göre) daha da karmaşıklaşmış olarak.
bu yüzdendir ki sana ayakları yere basan ademoğullarından bahsetmek gözünle birlikte gönlünü de açacaktır diye düşünmekteyim. konumuz 'wise guy'lar.
heryerde bulunur bunlardan bir tane diye düşünmeye başlayacağım yavaş yavaş.. düğünlerde, cenazelerde, savaşta, barışta, simultane ya da spontane gelişen her türlü olayda.. dikkat edersen göreceksin. ben en son hayatımda ilk kez katıldığım bir etkinlikte gördüm. ondan önce de bir cenazede görmüştüm. misal, cenazedeki 'wise guy'ımız durmadan ölüm hakkında ürkünç masallar anlatıp, neler yapmamız
gerektiğini anlatıyordu. ölüm hakkında ecinnili perili masalları neden anlattığı hakkında pek bir fikrimiz yok. ama ağlamalıydık. öyle diyordu. annem zaten annesi için ağlıyordu. ama 'wise guy' teyzemle karşılıklı anneleri için ağlamaları gerektiğini buyurdu. annem duydu mu bilmiyorum. duymadı mı onu da bilmiyorum. ama 'wise guy' sonrasında atılmasıgereken her adım öncesinde buyruklarını buyurarak görevini başarılı bir şekilde ifa etti. neyse ki benden başka kimsenin 'wise guy'la uğraşacak hali yoktu. ben de görevi bünyemde fazlasıyla mevcut hanımlardan birine devrettim. lal olanlardan birini seçtim. işaret diliyle kavgasını etti durdu. neyse ki benden başka kimse çemkirik konuşmalarını göremiyordu. ben de zaten işaret dilini bilmiyordum. böylece çemkirik, huysuz, çenebaz, ve elli sene sonramın evde kalmış ve dertsiz dertlerinden konuşma yetisini kaybetmiş bendeniz 'wise guy'la kavgasını etti durdu. 22 yaşındaki insan görünümlü ben de rahatça yapmam gerekenleri yapabildim.
son gördüğüm 'wise guy' ilk kez iştirak ettiğim bir organizasyonda karşıma dikiliverdi. organizasyonumuzun adı çeyiz serme. ve ben bilmem kaçıncı göbekten olmama rağmen, orda olmak zorunda olduğum için ordayım. işlevim belli. sıradan birisi elime bir bez tutuşturup bir de nesne tutuşturunca bezi o nesnenin üstünde bir kaç kez dolandırıp 'toz alma' işlemini yerine getirmek. neden orda olduğuma dair hiç bir fikrim yok. müstakbel evli çiftin oturacakları evin 'çeyiz serme' bahanesiyle neden o kadar dağınık halde bırakıldığına dair de bir fikrim yok. yine klasik senaryo ( ve ruhlarımdan bir tanesi kordon bağımdan bana tutunarak ayrılır; beni değişik eylemler üstünde hareket halinde görüp fazlasıyla eğlenir. şimşek niyetine vücuduma
kahkahalar gönderir. ve ben durduk yere patlayıveren kahkahalarımın nedenini kimseye açıklayamam.) çeyiz serme, alınan tüm eşyaları düzen ve özenle ev(İ)e dağıtarak gerçekleştirilen bir eylemmiş, bunu gördüm. veeee 'wise guy' yine devrede. o sağa sola emirler yağdıradursun, ben kendi halime kahkahadan öledurayım, eşraf evi dağıtadursun, gel zaman git zaman akşam oluverdi. 'wise guy' evi yanlış dağıttığı için, daha doğrusu, doğru şekilde (darma)dağıtılan evi topladığı için evi tekrar (darma)dağıtma cezası aldı.
tek fincanlık bir çeyizi dahi olmayan biri olarak ben (belki de vardır, bilemiyorum tabi), çeyiz serme organizasyonun dair en ufak bir merak geliştirmemiştim bugüne dek. gördüğüme pişman değilim. yaşadığım enteresan deneyimlerden birisi oldu. üstelik bu tür orta halli kalabalık eylemselliklerde 'wise guy'lar hakkında daha derin bilgilere erişiyorum. yakında sokakta yürürken tanıyabileceğim gibime geliyor.
böylece çok şey öğreniyorum her gün. öğrendiklerimden daha çok şeyi farkediyorum. farkettiklerimin bir kısmından vazgeçiyor, bir kısmına heran daha da bağlanıyorum. bazen herşeye bakarken burnum sızlıyor, bazen üstünde düşünmeye bile
gerek görmüyorum; bakışlarım boşlaşıyor. sahip olduğum herşey çok garip. bana cennetten güzel yerler başkalarının cehennemi. bi zaman sonra yeniden yollara düşeceğim. yollar da bana düşecek. ne büyüleyici bir çekim var aramızda. dokunmaya ben bile kıyamıyorum. başkalarının dokunuşlarından nazenin; bi o kadar kendinden emin. biliyoruz; ne yollar benden geçebilecek, ne ben yollardan. ayaklarım, toprağa dokunduğu andan beridir seyyah eylendi. nedeni de kendi kadar nazenin. dokunmuyorum o yüzden. sorgulanırsa kontrol altına alınacak. kontrol yüzüne değer değmez kırılacak. ben de dörtte üçümü azad ediyorum taleplerimden.
istanbulu mu özledim ne??














run