30 Eylül 2009 Çarşamba

modası geçenler reyonu


yapılacak o kadar işin bu kadar hiç de öyle değil! kıvamında gözüme görünmesine ben de anlam veremiyorum. haklısın bu yüzden. kulaklıklarımı takınca tüm sıkıcı sesler dışarıda kalıyor. nefret ediyorum bu kaçıştan ama duymadığım zaman dışa dair herhangi bir sese yönelmiyorum. dolayısıyla duymadıklarımı eylenmemiş eyliyorum. hayır hayır.. tanrıcılık oynamıyorum. sadece yaşam oyunuma dahil ettiklerimi ben, kendim seçiyorum. evet, doğru tahmin. okul açıldı.
"sir, i am a senior student. and, yeah.. i am the student on this dept. we might be standing on the uppest floor, but the room which you re looking for is placed on upper floor. and one more yeah! all the statements that i mentioned are true!"
ve evet, çemkiriyorum. haklısın ki ben de bu çirkef karı kıvamındaki halimi beğenmiyorum. o yüzden şaşkın ben e doğru yumuşak bir geçiş yapıyorum.
bu yaz her ne olduysa vücut sınırlarım içine konuşlanmış virüslerimi bekledim durdum. tuhaf bir familyam var. otuz yaşında kabakulak çıkaran kardeşlerim, onları tedavi etme amaçlı (iyi niyetle tabi) keten tohumu lapası tarzı kocakarı ilaçlarına başvurup; zaten halihazırda kabakulak olmuş hastasını uyuşukluktan acı çektiren kardeşleri var (tabiiki bu da ben oluyorum). ama işe yaradı :)
her neyse, işte ben böyle takribi onsekiz gün boyunca bünyemi otel niyetine fuhuş yuvasına çeviren kabakulak virüslerini ağırladım durdum. kuluçkadaydı, ha doğurdu, ha doğuracak derken doğuramadı gitti.
sanmıştım, meğersem gitmemiş. kabakulak boyut değiştirmiş. beta zaten ufaklıktan beri beni çok sever. beta oldu dikildi karşıma. ama gitti şimdi. diyeceksin ki bunların şaşkınlıkla ne alakası var. anlatayım.
ales.. ahh ales..
ales..
ales..
ales..
ales???
CRASH

ben hastalıkları gönderdim, ales başvuru süresi süresini doldurdu gitti. tamam, kabul. en azından bi kerecik açıp bakabilirdim ne zaman bu sınava başvuruluyormuş diye. ama yine de ales..
ales???
CRASH..





(editorya: tamam, kabul. kendini terk edilmiş hissetme diye birazcık bişeyler, böyle zorlamalar.. ama her zaman herkesin beklediği şeyler gerçekleşmiyor ki. bunu bil istedim. en azından birimizin ayakları yere basmalı. birimiz gerçek dünyada yaşamalı.
sence sıkıldı bitti ve gitti mi dersin??)





postcards from italy



6 Eylül 2009 Pazar

insanın elleri küçülür mü

çamur tarafım ve bana bahşedilen hilafet.
tuhaf şey ki vücud sınırlarım içinde yere çökmeye ve arşa değmeye meyilli iki kutup barındırıyorum. ikisine de muhtacım. dengeyi tutturamadığım vakit ya ortaçağ zahitlerinden oluyorum, ya modern zaman dünyasından. ikisine de ait olmak istemiyorum. ikisini de tamamen ardıllarımdan eylemek istemiyorum. beni kıran noktadır ki, arafta dikilmek de istemiyorum. insan olmak kolay değilmiş. yaşadıkça bunu farkediyorum. ezelden acazetten muhaf tutulan ben bunu ancak şimdi farkediyorum. insan olmak kolay değil.. sadece tuhaf.
biliyorum, oyun üretmeliyim. en sevdiği renk mor olan kadının en iyi becerdiği iş bu sanırım. hala tanıyamıyorum onu. bu tanıyamamazlıkla kabulleniyorum. üreteceğim oyunlar da tükenirse ne yaparım bilemiyorum. oyun üretmece oynarım heralde o zaman. kendimi közlenmiş kırmızı biber gibi hissetmemin iki temel nedeninden birisi de buydu. annem közlediği biberlerden ufak ve siyah bir tepecik oluşturunca düşündüm. ne yapacağız bu kara tepecikle? suya dokunur dokunmaz tüm karanlıkları gitti. yerine parlak kırmız renkte, mis kokulu, dünyanın lezzetlerinden birisi geliverdi. ama yine de hala ne yapılabilir ki bunlardan diye düşünüyordum.
sonra farkettim ki közler dünyasından başka bir varlıkla karşılaşırsa közlenmiş kırmızı biber kendini ifade etme yetisini kazanacak. varlığına varlık katacak. benliğinin en üst noktasına ulaşıp, onu arkada bırakarak oluşturduğu harmoniyle üstünlük mertebesine erişecek. yok, belki de o kadar olmayacak. ama yine de büyük hedef koymuş közlenmiş kırmızı biber kendisine. göstermek istediği şey belli. kendisini tanıyıp, hakikat arayışından vazgeçmemek; güç aramaya yeltenmemek. kolay denklem gibi görünüyor. zahir
den tutup, batın a yol gösterecek. ne bibermiş! ama itiraf edeyim, görevini başarıyla yerine getirdi. iftar sofrasına kurulduğundan mıdır, yoksa dengesini gerçekten tutturduğundan mıdır bilinmez. ama gerçekten afiyetle yenildi.
közlenmiş kırmızı biber gibi hissetmemin başka bir nedeni daha var. anladım ki beklersem gelir. anladım ki beni bırakma dersem bırakmaz. yüzüme iri iri gülücükler oturur. insan olmak gerçekten tuhaf. görüntüye yol verip, 'aynı an' la tek gamzeyi ortaya çıkarabiliyor isterse insan olmak. bu tek gamzenin de hikayesi var tabi; ki bir türlü gelmeyen o başka zamanlardan birinin içine saklanmış durumda.
sonra yine o soğuk terle uyandım. yapacak birşey kalmadı pek. dolayısıyla yorulmuyorum. bu da ruyalarımın barındırdığı renklere kısıtlama getiriyor. ama bu seferki renkliydi. lacivert fuşya toz bulutunu ağırladım yine. 8 sene önce benimle doğan ve bu gidişle benimle öleceğine inandığım mor sırt çantamın içine nasıl sığdığına dair hiç bir fikrim yok. gerçeklik sınırları içinde bu mümkün değil zira. ama ne yalan söyleyim, sırtımda lacivert fuşya toz bulutumu taşımak çok keyifliydi. üstelik ağır bile değildi. ne o beni incitti, ne ben onu. ben toz bulutumla kendimi tanıdım, toz bulutum benimle kendini tanıdı. m&m demişti bikere. benim için, kendi için ya da ikimiz için..
"Ben kaşlarını çattıramıyorum.. Çatamıyorum da.. Olsa olsa Kaşıyorum.. O da çatık durmuyor"







a call to apathy

20 Ağustos 2009 Perşembe

camdançıkancanolsun










the canals of our city

3 Ağustos 2009 Pazartesi

böööörtlen



her bitki doğa içindeki kendi doğasında evlenirmiş. bi tek böğürtlen bekar kalırmış. bunu bizzat kendisi tercih etmiş. ne dünya düzlemi içinde yalnız kalmayı gözü yemiş, ne de her güzel canlıdan bir yanak almaktan vazgeçmeyi. kimilerine göre küstahça sayılsa da, büyük bir cüretle bunu dile getirebilmiş de. yaftalandığı etiketleri ben tahayyül edemiyorum. ama her "ben çok ... yımdır." veya "....karşısında hep böyle davranırım." veya türevlerinde cümleler kuramayışımda böğürtleni daha iyi anlıyorum. etiketlerinden ziyade, sanırım böğürtlen de şekil almaktan sakınıyor veya kendini koruyor. hatta itiraf edemese de korkuyor. belki de üstünde buluştuğumuz ve hatta birbirimize dokunduğumuz nokta ebedi jellik olduğundan tutkuyla bağlıyım böğürtlene, rengine, üstüne zuhur ettiği herşeye. dikeninin sızısı bile tatlı tatlı çiğneyebiliyormuş beni. bunu farkettim. zaman zaman yorulduğunu hissettim.sonra halimin ne olacağını ellerimle konuştum. şekil alamamaktan şikayetçi olmak şımarıklık olacak. çünkü biliyorum, eğer ki ayaklarım yere değerse, o gün ben çoktan çizilmiş bir yoldan farkındalıktan yoksun yürüyor olacağım. oynayacak oyunları tükenmiş, -zaruretten ziyade- 'bir de bunu deneyelim' kararıyla (tamamen ve sanırım sadece bana göre) daha da karmaşıklaşmış olarak.
bu yüzdendir ki sana ayakları yere basan ademoğullarından bahsetmek gözünle birlikte gönlünü de açacaktır diye düşünmekteyim. konumuz 'wise guy'lar.
heryerde bulunur bunlardan bir tane diye düşünmeye başlayacağım yavaş yavaş.. düğünlerde, cenazelerde, savaşta, barışta, simultane ya da spontane gelişen her türlü olayda.. dikkat edersen göreceksin. ben en son hayatımda ilk kez katıldığım bir etkinlikte gördüm. ondan önce de bir cenazede görmüştüm. misal, cenazedeki 'wise guy'ımız durmadan ölüm hakkında ürkünç masallar anlatıp, neler yapmamız
gerektiğini anlatıyordu. ölüm hakkında ecinnili perili masalları neden anlattığı hakkında pek bir fikrimiz yok. ama ağlamalıydık. öyle diyordu. annem zaten annesi için ağlıyordu. ama 'wise guy' teyzemle karşılıklı anneleri için ağlamaları gerektiğini buyurdu. annem duydu mu bilmiyorum. duymadı mı onu da bilmiyorum. ama 'wise guy' sonrasında atılmasıgereken her adım öncesinde buyruklarını buyurarak görevini başarılı bir şekilde ifa etti. neyse ki benden başka kimsenin 'wise guy'la uğraşacak hali yoktu. ben de görevi bünyemde fazlasıyla mevcut hanımlardan birine devrettim. lal olanlardan birini seçtim. işaret diliyle kavgasını etti durdu. neyse ki benden başka kimse çemkirik konuşmalarını göremiyordu. ben de zaten işaret dilini bilmiyordum. böylece çemkirik, huysuz, çenebaz, ve elli sene sonramın evde kalmış ve dertsiz dertlerinden konuşma yetisini kaybetmiş bendeniz 'wise guy'la kavgasını etti durdu. 22 yaşındaki insan görünümlü ben de rahatça yapmam gerekenleri yapabildim.
son gördüğüm 'wise guy' ilk kez iştirak ettiğim bir organizasyonda karşıma dikiliverdi. organizasyonumuzun adı çeyiz serme. ve ben bilmem kaçıncı göbekten olmama rağmen, orda olmak zorunda olduğum için ordayım. işlevim belli. sıradan birisi elime bir bez tutuşturup bir de nesne tutuşturunca bezi o nesnenin üstünde bir kaç kez dolandırıp 'toz alma' işlemini yerine getirmek. neden orda olduğuma dair hiç bir fikrim yok. müstakbel evli çiftin oturacakları evin 'çeyiz serme' bahanesiyle neden o kadar dağınık halde bırakıldığına dair de bir fikrim yok. yine klasik senaryo ( ve ruhlarımdan bir tanesi kordon bağımdan bana tutunarak ayrılır; beni değişik eylemler üstünde hareket halinde görüp fazlasıyla eğlenir. şimşek niyetine vücuduma
kahkahalar gönderir. ve ben durduk yere patlayıveren kahkahalarımın nedenini kimseye açıklayamam.) çeyiz serme, alınan tüm eşyaları düzen ve özenle ev(İ)e dağıtarak gerçekleştirilen bir eylemmiş, bunu gördüm. veeee 'wise guy' yine devrede. o sağa sola emirler yağdıradursun, ben kendi halime kahkahadan öledurayım, eşraf evi dağıtadursun, gel zaman git zaman akşam oluverdi. 'wise guy' evi yanlış dağıttığı için, daha doğrusu, doğru şekilde (darma)dağıtılan evi topladığı için evi tekrar (darma)dağıtma cezası aldı.
tek fincanlık bir çeyizi dahi olmayan biri olarak ben (belki de vardır, bilemiyorum tabi), çeyiz serme organizasyonun dair en ufak bir merak geliştirmemiştim bugüne dek. gördüğüme pişman değilim. yaşadığım enteresan deneyimlerden birisi oldu. üstelik bu tür orta halli kalabalık eylemselliklerde 'wise guy'lar hakkında daha derin bilgilere erişiyorum. yakında sokakta yürürken tanıyabileceğim gibime geliyor.
böylece çok şey öğreniyorum her gün. öğrendiklerimden daha çok şeyi farkediyorum. farkettiklerimin bir kısmından vazgeçiyor, bir kısmına heran daha da bağlanıyorum. bazen herşeye bakarken burnum sızlıyor, bazen üstünde düşünmeye bile
gerek görmüyorum; bakışlarım boşlaşıyor. sahip olduğum herşey çok garip. bana cennetten güzel yerler başkalarının cehennemi. bi zaman sonra yeniden yollara düşeceğim. yollar da bana düşecek. ne büyüleyici bir çekim var aramızda. dokunmaya ben bile kıyamıyorum. başkalarının dokunuşlarından nazenin; bi o kadar kendinden emin. biliyoruz; ne yollar benden geçebilecek, ne ben yollardan. ayaklarım, toprağa dokunduğu andan beridir seyyah eylendi. nedeni de kendi kadar nazenin. dokunmuyorum o yüzden. sorgulanırsa kontrol altına alınacak. kontrol yüzüne değer değmez kırılacak. ben de dörtte üçümü azad ediyorum taleplerimden.
istanbulu mu özledim ne??














run

13 Haziran 2009 Cumartesi

benki sanki kimki sahi#2(azadistan)




katılıyorum,evet. bürokrasiden demokrasi olmaz. tam olarak bu yüzden bu bürokratik müessesemizde demokrasi inşa etmeye çalışmaktan vazgeçtim. ama alternatif hiyerarşik düzenimizi görmezden gelmeye ben yol versem, gönlüm elvermiyor. üstüme ulaşmak için ne 'horizontol(hehe:))' kıpraşmalarda bulunmam gerekiyor, ne yandan yandan sağıma soluma kaykılmam gerekiyor vertikal yollardan bi üstüme ulaşmak için. benim bi üstüm bi dışımdaki daireden ibaret.dokunmatik ilişkilere girmiyoruz. ucumuzun belli değilliğinden kelli kimse aramıza aracı pozisyonunda giremiyor. dışımdaki halkaları bızzzzlatmamak için kimse -dahi- salık ver(e)miyor.bızzzzlamamamız, adabı-ı muaşereye olan vakıfiyetimiz, ve ahde vefaya olan merbutiyetimiz dahilinde ve ziyadesinde, kendimize has yollardan dans ediyoruz. senkronu tutturduğumuz vakit -kendi adıma konuşayım- kaçmak bile mümkün. aramızda dış halkanın buyurduğu üzere oluşan bi boşluk var. ve böylece kimseyi halemin berisine, sınırsızlığımın başladığı yerde son bulduğu bölgeme almama gerek kalmıyor. ama dalgınlığıma denk gelir de haricimdeki halkayla temas ediverirsem, olacaklardan korkmuyor değilim. şu ana dek ne biriktirdiğini, beni nasıl bellediğini, kızgınlıklarını ve kırgınlıklarını bilemiyorum. bu birikintilerin üstüme külli olarak hücum etmesine karşı koyabilir miyim bunu da bilmiyorum. ne dışımda vücuda gelen halenin nasıl olgunlaştığını biliyorum, ne görünür kıldığı mizacını, ne kendiliğine hıfzettiği seciyesini. tek bilebildiğim kendi haleme yansıttığı izdüşümlerden ibaret. ve hatta eminim ki bu yansımaların bi kısmı sahihten ibaret, bi kısmı yanılsamadan. vaziyet ortada bi hayalbazlık var. ama kim kimi oynatıyor, kim kimin ellerinde kukla olarak tutuluyor dışa göre belirsiz, bana göre mütenakız. bu yüzdendir ki kendimi kukla olarak sunma efendiliğini gösteriyorum. dışa göre sebatsız, bana göre ehemmiyetsiz. ne de olsa kendimi tüm yaftalardan soyutladığım geliyor aklıma sonra. sorgudan uzak, ama tevekküle de tezat şekilde gözlerimi üstüne dikiyorum tüm yaftalarından soyutlanmış gücünü acazetinden, acizliğini bünyesine fazla gelen gücünden alan varlığımın. görüyorum ki tüm kalıplar, yaftalarını kollarına takarak tıngır mıngır yansıtılıyorlar; güneş ışınlarını açık renk kıyafetlerin yansıttığı gibi. nasılsa çemberimin içindeyim. nasılsa hepsi dışımda. boşluk bırakırsam ben halka olamam. boşluk bırakmazsam, kendime yetemediğim noktada ödünç alacağım alanım olmaz. hangi noktadan uçarsam uçayım, aksimi görmezsem ne olduğumu bilemem. aksime şayet aynım olunması buyrulduysa, hiyerarşik düzlemimdeki yerimi bilirim, karşı çıkamam.
yine de biliyorum, değişim sadece benim için azgın bi canavar. özünde o da iyi. zaman zaman papyon diye addettiğim, gittikçe sabrımın sınırını zorlayan bu dinginlik bana o kadar yabancı ki. öte yandan dinginliğim de elimden uçup giderse biliyorum, ben de o tahammülsüz cenaha dahil olacağım. üst halkamdan darbe yedikçe, altımdaki halkalar dürte dürte köşeler azdettiklerimden ibaret kalacaklar. dinginliğim belki de bana benden kalan; dengesiyse beni benden alan. havaya üflediğim sözcükler gerçeklik olarak karşıma dikildiğinde neden hala aptal saptal 'olay döngüsü' mahalindeki muvazenelere kulak veriyorum anlamış değilim. külli olayların külli döngüsü büyük zaman dilimlerinde ahengsizliklerden ibaret. ne var ki tesadüflere inanmıyorum. böylece dünyanın uyum içinde dans ettiğini göreceğim günler yakın. zaman zaman ben neden korkarım diye düşünüyorum. cevabını bulamadan uykuya dalıyorum. ve gördüğüm ruyalarda hep çok eğleniyorum. çünkü hep sınırsızlığın sınırları içinde dans ediyorum. üstüm peçesini kaldırayazıyor, altım yokluğumda dilediği atları oynatıyor. tüm aheng yazılarını görmeze çalarak yepyeni bir demokratik müessese kurmaya çalışıyoruz. tezat'ım aynı'm suretinde karşıma dikiliyor. ve dünya kendi halesinde aheng içinde raksederken gözlerime ilişiyor.




reconciliation
bi çok şeyi normalize etmeye çalışıp, bi çok normal buyurduğum şeyin neden anormal olduğunu düşünürken aslında ne kadar işimin olduğunu farkettim.
ama bunu unutmamalıyım.
ben dün gece hem uyurken hem gezmişim, dolaşmışım öyle biliyomusun? zorunlu insomniamdan mıdır nedir anlamadım.
farketmeden yaşadığım en enteresan deneyimlerimden biri. unutmamam gerekiyo,bakileştirdim.

9 Haziran 2009 Salı

benki sanki kimki sahi



Kesinlikle çamaşır makinası bu çamaşırları durulamıyo. Neyi giyersem giyeyim hatır hutur kaşınıyorum böyle. Anneme bundan bahsetsem güler bana. Bi de şunu farkettim ki insan onyedi kez arka arkaya hapşurursa melodili hapşuarabiliyo. Islık çalar gibi yani. Melodili hapşurmam çok sık hapşurmamdan kaynaklıı. Sulu gözlü gezmem çok sık hapşurmamdan.. Gözlerimdeki kızarıklıklar hapşurmam sonucu sulanan gözlerime güneş değmesinden. Taaaa en başından ardı arkası kesilmeyen melodili hapşuruklarım bahara karşı olan külli allerjimden.anneme dayanamayıp bişeylerden bahsettikten sonra son düşündüğüm şey bu oldu:

çıkış noktamı unutmamalıyım;

çıkış noktamı normalize etmeliyim;

aynılık diye bişeyin varolduğunu kabullenmeliyim;

irileşmesine müsaade ettiğim şeylerin beni rahat bırakması için minicik-tefecik de olsa çaba sarfetmeliyim;

ruyalarımın güncelleştirmemeli, eski kıvamına geri çevirmeliyim (yürüyen layf teybıllar görmek hiç güzel bi ruya değil).

tüm bunların dahilinde ve ziyadesinde düşündüklerim de var tabi. empati yetimi belirli ölçülerde bertaraf etmeyi istiyorum.aynı şeyin, birisinin daha -aynı formda- yaşanmışlıkları dahilinde olduğunu öğrensem şaşırmam mesela artık. diyorum ya, çıkış noktamı unutmamam gerek. farklı farklı varolmuşluklarda, farklı farklı cürümlerde, farklı farklı nedenlerde ve zamanlarda neyin ne sebepten çıktığını unutmamam gerek. aksi beni gereksiz yere amaçsızlaştırıyor. ve bununla mücadele ede-bile-cek kadar olgunlaştığımı sanmıyorum. son başlangıcımdan beri az zaman geçti.onu olgunlaştırmadan sonlandırmak sahip olduğum bi çok haslete zarar verir.bu kısma başka yerde devam etmeliyim diye düşünüyorum şimdi de.-sanrılardan uzak-. neyin özünde ne olduğunu en yalın haliyle sana sunmak biraz interneti bencilleştirmek gibi.bu yoldan kime ne?

ama yine de benliğim kavga içindeyken -ki ergenliktir bunun adı- bulduğum çıkış noktalardan biri insanlığın varolduğuydu. insan diye faktorel değişime açık bi gerçeklik vardı. tutabilirdim. 22 yaş bunalımı çerçevesinde şimdi farkediyorum ki, insan diye bişey var. benim çıktığım noktadan başka başka yerde, genelde uzakta. atfettiğim özelliklerden bihaber. sır'sal vasıflarla adlandırmak isterdim bi kısmını. ama sır, tüm varlığını keşfe olan muhtaçlığına borçlu bana göre. insan dediğin sırsa eğer,

herneyse (üç(iki)nokta koymayı bile çokgördüm farkındaysan). ben sana bi hikaye anlatayım. bu olması kendinden mütevellit yazı(msı)yı da laf sokmak gibi kaygılar güdemeyeceğim bi yerde sonlandırayım. ama sanrısız, kesinlikle sanrısız.

Hatta bunu da anlatmayım.

Sıkıldım sanki ben. Ayın 25 ine deadlayn mı olur ama?o deadlayn ı 25 ine koyarsan, ben onu o zamana kadar vermem, içimde çok çeşitli karın ağrıları çıkar durur. Oyalanmak için çeşitli şeyler yaparım, sinekleri füze yerine koyarım, sabahtan akşama kadar “şimdi bi dakka bi dakka!ışık değişince değişiyo mu bu değişmiyo mu. Son bi deneyelim. Bi dakka ama bak burdan vuran sabah güneşiyle aynı görüntüyü vermeyebilir. Deneyelim.” Diye elime geçen herşeyle oynarım.pantolonlarımın suyunu sıkıp içinden sanat da çıkarmaya çalışırım, karpuz suyuyla çamlıcayı karıştırıp, sonra içine soda koyup deneysel çalışmalar da yaparım. Hatta resim mesim de çizebilirim, kolumda bacağımda desen mesen de çalışabilirim. O deadlaynı 25 ine koyarsan ben herşeyi yaparım o güne dek bu karın ağrımla ki! Arada bi de reklam niyetine sınav çıkıyor. Şimdi burda çok güzel bişey söyleyebilirdim ikisine de, ama yaratıcılığımı bunun için kullanmaya değer bile görmüyorum.

Anlatılacak hikaye de çöp çocuklar, hasanlar, anarşistler, dilenciler, piyangocular, giraylar ve daha niceleriyle ilgiliydi.anlatıcam,yazdım bunu da bi kenara. Ama şimdi değil. Unutmamam gereken daha önemli bişeyler var. eğer inancımı kaybedersem yapamam, bunu biliyosun demi? Çöp çocuklar, hasanlar, anarşistler, dilenciler, piyangocular, giraylar anlatılmaması gereken bi masal eskisi olmaktan çıkar gider.

sonra nooldu??işte ben uyandım. Hatır hutur kaşınmaya başladım. Alt tarafı 2-3 parmak kalınlığındaki yorgan nasıl oldu da üstümde o kadar büyüdü bilemedim. Gözüme güneş vurdu, uykum olması gerektiği halde doğrulunca yatakta rahatlayıverdim. Ve ruya görme yeteneğime bi kez daha hayret ettim. Birisini ya da herhangi birşeyi ruyama konuk etmek için bunu görsellik üstünden yapmama gerek kalmıyor. Düşüme düşen fuşya lacivert karışımı toz bulutu canıma dokunur dokunmaz anladım bunun böyle olduğunu.görmek istediğim herşeyi görmek zorunda olmamak hafifletici bişey.




what s a girl to do